Yazmanın ontolojisi ve bir düzeltme

Ontolojinin anlamını öğrenmek için epey çaba sarf ettiğimi hatırlıyorum. Sözlüklerden açıklamasını okuyor ama hemen unutuyordum; daha doğrusu tam kavramadığım için, kelimeyle her karşılaştığımda yerine oturtamıyor, cümleyi anlamıyor ve not aldığım defterlere sürekli parantez açıp ontojoji=varlık bilim diye yazıyordum. Var olanların, varlığın var oluş ilkelerini, özünü, gerçekliğini, kendisini inceleyen bir bilim olduğunu idrak etmem zaman aldı. Hala tereddüt ederim, ancak her kelimeyi, tanımı herkes kendine göre kullanıyor işte.
Hikaye, roman yani yazı yazmanın da bir ontolojisi var, diye düşünürüm. Belki kelimeyi yanlış kullanıyorum ama niçinlerin peşinde dolaşırken gelip kalemime takıldı. Muradımı anlatmama, kendimi ifade etmeme aracı olacağına eminim. Hani hikaye, roman yazanlara genellikle ‘nasıl yazıyorsunuz’ diye sorarlar ya, bir de ‘niçin yazıyorsunuz’ sorusu vardır. O durumun, yazmanın ontolojisi merak edilir bence.
Peki, insanın duygu ve düşüncelerini kelimelere dökerek, yazıyla biçim verip somutlaştırması, görünür hale getirmesi, edebiyatla uğraşması yani yazmanın ontolojisi nasıl açıklanabilir? Bu noktada şöyle bir not düşünmekte yarar var sanırım; neden sorusunun cevabı bilimseldir de, niçin sorusunun cevabı metafizik bir zemindedir. Göreli bir alana gireriz. Sana göre, bana göre söylenen, öyle cevaplanan bir durumda ise, cevabı kabul etmemek, hayır demek mümkün müdür? Bunu böyle söylüyorsam, kabul edilmesi gerekmez mi? Gereklilik kelimesini pek sevmem, ama bazen insan zorunlu kalıyor. Söylenenden kuşku duyulması, niyet keşfine çıkılması bütün köprüleri yıkıyor çünkü.
İşin püf noktası, güven duygusu. İlişkilerde güven duygusu ortadan kalktıysa, solipsizm gelip kapıya dayanıyor. İnsanlar kendi dışında hiçbir şeyi gerçek olarak kabul edemiyor; tek bencilik alıp başını gidiyor. Bütün göz ardı ediliyor ve kişi bir tek cümleye takılıp yanlış çıkarımlarda bulunabiliyor.
Öncelikle kendi ruh sağlığım için yazıyorum. Bayat bir tanım olsa da söylemeden geçemeyeceğim; hayata tutunmamın tek yolu yazmak. Eli kalem tutan bütün kadınlara da yazmayı öneririm. İnsan yazdıkça kendini tanıyor, hayatla baş etmenin yollarını buluyor, gelişiyor, dönüşüyor. Ve yazılanlar kitap haline gelip hele bir de basıldıysa dünyayı tanıyor, hayatı öğreniyor.
İngilizcede ‘self-reliance’ denen bir hal var; yani kişinin her yaptığının mutlaka doğru ve haklı olduğuna inanması, asla kendiyle hesaplaşmaması, tersine ikna edilmesinin imkansızlığı. Kendine güven iyidir de, bunun sorgulanamazlığı ne menem bir duygudur merak ediyorum. İnsanı gerçekten çaresiz bırakıyor. Hikmetle hurafe birbirine karışıyor.
On yılı aşkın bir süredir yazmaya çalışıyorum. İlk kitabım basılırken, tanıtımı için çaba harcayacağımı tahmin etmiyor, bu konuda neyin nasıl yapılması gerektiği üzerinde durmuyordum, ama birden kendimi bambaşka bir alemde buldum. Bir şeyler yapmazsam kimse Kayıp Taşlar’ın yayımlandığını duymayacaktı. Yazdıklarımı paylaşma heyecanıyla, tanıdığım gazetecilerle konuştum. İnternet aracılığıyla ulaşabildiğim eski dostları aradım.
Uzun yıllar gazetecilik yaptığım için medyayı bildiğimi zannediyorum. Bazı durumların önüne geçmek, denetleyebilmek imkansızdır. Hız her şeydir. Yazının, söyleşinin ‘son halini görmek’ hayalden öteye geçmez. Netice olarak, Hürriyet’teki söyleşi ‘soğuk ve mesafeli’ bulundu, T24’deki söyleşi için de ‘sen kim oluyorsun da bunları söylüyorsun’ dendi. T24’de çarpıcı olsun, dikkat çeksin diye önerilen bir başlık, kısaltıldığı için söyleşinin havasına uymayan son cümleyle birleşince, beni ‘ahkam kesen’ bir konuma yerleştirdi. Her eleştiri kabulüm; dinliyor ve kendime pay çıkarmaya çalışıyorum. İnce eleyip sık dokurum. Hata insana mahsustur, derler. Hiç kimseye, hiçbir gruba akıl vermek, yol yordam öğretmek gibi bir niyetim yok, üstelik haddim de değil. Maksadımı aşan bir durum hasıl olmuştur. Duyurulur.

Bu yazı Uncategorized kategorisine gönderilmiş. Kalıcı bağlantıyı yer imlerinize ekleyin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir